Senin içinde fırtınalar kopuyorken o durgun sularda
yüzüyorsa hissedilen farklı demektir. Farklı hisler ilişkideki ayrımı başlatan
en önemli etkendir.
Böyle başlıyoruz işte
birbirimizi anlamamaya..Aynı dilden
konuşmamaya..Eleştirmeye..Yargılamaya..Hatta savaşmaya..Savaş başladığı anda
durup bir düşünsek halbuki..Neden karşı saflarda yer aldığımızı bir sorsak
kendimize..Başlangıçta aynı amaçlara sahip değil miydik? Mutlu olmak..Güzel bir
ilişki yaşamak..Hangi ara karşı taraflara geçtik? İşte tekrar başa dönüyoruz.
Herkesin kendine ait dünyasında kendi hissettiklerinde yatıyor herşey. Biz
kendimize göre yaşıyoruz ilişkiyi. Karşımızdakide kendine göre. Peki bu
yaşananlar tek tarafın hissettikleri ve yaşadıklarıyla yürütülebilecek bir şey mi?
İlişki adı üstünde iki kişilik değil mi? O halde neden sürekli tek kişilik
yaşıyoruz herşeyi. Hiçbir şekilde kendimizi ifade etmeden sürdürüyoruz
ilişkiyi. Bir pürüz çıktığındada ‘’Haydaaa..Ne oldu şimdi?’’ deyiveriyoruz.
Duygularımızı aktardık mı? karşı tarafa..’’Benim ilişkiden beklentilerim bunlar
ya seninkiler ne?’’diye sorduk mu? ‘’Ben sana bunları hissediyorum sen ne
diyorsun?’’dedik mi? ‘’Yolunda gitmeyen birşeyler var sanırım, konuşalım mı?’’
gibi önerilerde bulunduk mu? Bunların hiçbirini yapmadıysak niye şaşırıyoruz
aksi giden şeylere. Düzgün gitse daha tuhaf olurdu oysaki.
Kendimizi,duygularımızı,beklentilerimizi kısacası herşeyi
paylaşalım. Bunları aktarmaktan çekinmeyelim. Bu yaklaşımımız karşı tarafıda
harekete geçirecektir ve oda aynı şeffaflıkta hareket edecektir. Yani her iki
tarafında kendini ifade ettiği, düşündüklerini en güzel biçimde anlattıkları, açık
kartlarla oyunu en zevkli haliyle oynadıkları güzel paylaşımlar için emek
harcanan bir ilişkiden bahsediyorum. Ne dersiniz? O kadarda zor görünmüyor
değil mi?